22.12.11

?!

Hiç, yoktan iyi ise, nihilist olmayı seçip kurtulsam her sorudan. Olmaz mı?

28.10.11

Ya olmazsa...

İnsan kendini hep avutur "Merak etme yarın daha güzel bir gün olacak" diye. Korkuyorum ben. Ya olmazsa...

20.9.11

Nefes...

Ellerimi yara yaparak yaktığım mumu bir nefesiyle söndürdü. Geriye yanık izi kaldi sadece...

13.9.11

Çocukluk işte...

Artık büyüdün, çocukluk yapma diyorlar. Oysa bilmiyorlar, geceleri yere yatıp, ağzıma bir paket patlayan şeker döküp her çıtırtıda gülümsediğimi...

6.7.11

Değer mi?..

Kime aşık olacağını seçemez insan. Karşılıksız olsa bile, fedakarlık yapmak istiyorsan o kişi için, asla hata yapmıyorsundur. Ne olursa olsun denemeye değer.

23.6.11

Fotoğraf çektirmek...


Fotoğraf çektirmeyi sevmem ama her şimşek çaktığında gülümseyip kıpırdamamam çocukluk mu?

22.6.11

Katiller...




Durdurun şu katil uçakları. Gökyüzümü kesip, kanatıyorlar...

14.6.11

Geri Dönüş...

Hayallerimi serpiştirdim tuvale, müzelere layık oldu.

Çok uzun zamandır yazmıyorum hiçbir şey. Geri dönüşümü küçücük bir cümle ile yapmak istedim. Alışma evresi gibi. Afiyet olsun. :)

26.4.11

Kurtadam...

Bir dağın tepesinde tek başına, dolunaya hüzünlü bir şekilde sahipsiz şarkısını söylerken gördüm onu.
Kuyruğu soğuk gecede yankılanırken, rüzgâr bir arkadaş olarak katıldı hiçliğine.
Arayış içinde, meraklı, heyecanlı ama neyin peşinde?
Parlak siyah tüylerini, altın sarısı keskin gözlerini gördüm, şarkısı gecenin içinde yavaş yavaş çözülürken.
Dokunmak istedim çekici karanlığına, dişlerini gösterdi bana.
Korktum, ama durmak istemedim, bir adım daha attım.
Gözleri gözlerime bakarken, dolunay, spotu kendi üzerinden bize çevirerek sahnemizi aydınlattı.
Ne istediğimi çok iyi biliyordum. Dudaklarımı aralayıp, içimi bir kırbaç gibi akıtarak sessizliğe, söyledim. Peki, o hazır mıydı?
“Durma, dönüştür beni…”

16.4.11

Doğruluk mu, cesaret mi?..

Ne gariptir şu yaptığımız her şeyin doğru veya yanlış olarak sınırlandırılması. İnsan kendini paralar bir sonuca ulaşmak için, sonra çıkar oradan biri “Yanlış bu!” der. Ne demek yanlış? Kime göre? Hangi kıstasa göre yanlış? Senin yanlışın benim doğrumdur belki, nereden bilebilirsin ki.

Ben dayanamıyorum emeklerimizin o iki küçük kalıba sığdırılmaya çalışılmasına. Hani gelmiş burada bir matematik probleminin sonucundan bahsetmiyorum zaten. Benim tercihlerim, davranışlarım söz konusu. Toplumun doğrusuna yanlışına göre hareket edelim derken kendimizi kısıtlamak dışında hiçbir şey yapmıyoruz ki. Ben özgür olmak istiyorum. O an canım ne isterse onu yapmak istiyorum, düşünmeden, etrafı umursamadan. “Bu davranışımın sonucunda insanlar ne derler, acaba nasıl görünür dışarıdan?” cümlesi aklımdan geçmeden hareket etmek istiyorum. Çok şey istiyorum onu da biliyorum.

Topluma kabul edilmek için küçük yaştan itibaren öğretilir bize ne yapmanın uygun olup olmayacağı. Hep bir uyum için kısıtlamalar getirilir. Bu, anne babanın suçu değildir çünkü onlara da öyle öğretilmiştir. Daha da temele dayalıdır bu problem. “Bir arada yaşamanın getirdiği kurallar bunlar” diyerek geçiştirilmiştir hep sorgulamalar. Peki, sorarım size, biz toplum olarak kime göre doğru yanlış ayrımı yapıyoruz? Benim kendi doğrularım olamaz mı? İlla belli kalıplara mı oturtmam lazım seçimlerimi? İstediğim gibi, kendi doğru-yanlışımla yaşayamaz mıyım?

“doğru” ve “yanlış” ne kadar limitli kelimeler bunlar. Bu kelimeler sonuçtan korkup kaçmaya çalışan insanların oluşturduğu aptal kalıplar sadece. Bence doğru ve yanlış yoktur. Bence yaptığımız seçimlerin neticeleri vardır. Her hareketimiz bir önceki sonuca bağlı olarak devam eder. Bu seçimler-neticeler silsilesine de hayat denir. Ben hayatımı etrafımdaki insanların düşüncelerine değil, kendi seçimlerimin sonuçlarına katlanarak ya da sevinerek yaşamak istiyorum.

Şişe çevirmecede bana geldi sıra. “Doğruluk mu cesaret mi?” sorusuna göğsümü gere gere cesaret diyorum şimdi. Haydi hayırlısı…

8.4.11

Bahar havası...

Güneş yüzüme vuruyor. Bütün benliğimi gözler önüne sererken, korkayım mı yoksa rahatlayayım mı bilemiyorum...
Çimlere oturuyorum. Güven duygusu arayışı içinde sırtımı bir ağaca yaslıyorum. Arkama yaslandığımda günlerdir dönen başım duruluyor, kendi dengemi buluyorum.
Doğayla bütün olmamı sağlayan rüzgâr burnumdan izinsizce giriyor bedenime, ciğerlerimde gezip, bahar havasıyla dolduruyor küçük bedenimi.
Saçlarım bahar kokuyor. Kendimi yenilenmiş hissediyorum. Doğa bana yardım ediyorken, korkusuz ve güçlü hissediyorum kendimi.
Oh, bahar iyi ki geldin!

31.3.11

Acı aşk...

Aşk, elma şekeri kadar çekici olsa da seçimini doğru yap.
Elmaya ulaşmak için harcadığın çaba sırasında biten şeker katmanı üzmesin seni.
Sonra sıkılıp bir kenara atınca yazık olur sana, emeğine.
Ağzının tadı kaçar.
Acı biber tadında olan aşkı seç hep.
Korkarak değdirdiğin dudağını yaksın her seferinde.
Yanma hissi geçtiğinde, seni uyuşturması, tadını almak isteme arzusu yine ona götürecek…

21.3.11

İz...

“Şişedeki etikete şöyle bir bakarsın. İlk izlenim önemlidir. Sonra açarsın şişeyi, hava almasını sağlarsın. Biraz beklersin. Kadehe doldururken ihtişamı çarpar gözüne. Sallarsın kadehi, izini bırakır geçtiği yerde. Kırmızı yollar çizer kendine. Koklarsın sonra. Afrodizyak etkisi sarar seni hemen. İçine çektikçe, bütün bedenini, başını döndürür. Daha fazla karşı koyamazsın. Küçük bir yudum alırsın. O yudum ağzında bir şenlik yaratır. Yutarken, bedeninde, damarlarında aktığını hissedersin. Seni tamamen etkisi altına almıştır. Bir yudum yetmez artık sana damağında o tadı bıraktıktan sonra.

İçtikçe kendini daha iyi hissettiğin için durmak istemezsin. Bir kadeh daha, bir tane daha… Bedenindeki bütün kaslar gevşemiştir. Hareket etmeye gücün kalmaz. Aklını, ruhunu çalmıştır senin. Benliğini ele geçirmiştir. Bağlanırsın.

Aradan zaman geçer, aklına gelir. Durup dururken ne alaka şimdi diye kızarsın kendine. Ama uzaklaşmaya çalıştıkça daha çok çeker seni kendine. Damağında bıraktığı tadı unutamazsın hiç. Dönüp dolaşıp yine aynı yere dönersin. Tekrar aklını alacağını bile bile gidersin. Korkmazsın çünkü. Üzerinde bıraktığı etki hoşuna gider. Daha önce böyle olmamıştım hiç, bu farklı dersin. Kendinle savaşmayı bırakıp içmeye başlarsın. Sen kendini ona teslim ettikçe o değiştirmeye başlar seni. Özgür kılar, zihnini açar. Dibini görürsün yine şişenin. Etraftakiler senin bu mahmur halini anlamayacaklar diye inanırsın. Oysa o dudaklarında bırakmıştır, her yudumda içtiğin aşkın izini.”

“Şarap gibi kadın” cümlesine bakıyorum da şöyle bir, baya güzel bir iltifatmış…

6.3.11

Gözyaşı...


Canı çok kolay yanar insanın.
Acı veren şeyleri değiştirmek ister,
O anı yaşamamış olmak ister,
Ama değiştirme gücü yoktur.
İşte o anı çok iyi hatırlamalı,
Acıları sonuna kadar yaşamalı,
Kendini dinleyip, tepkilerini ölçüp, öğrenmeli
Sonra bütün içindekini dökmeli,
Bağırmalı, etrafı dağıtmalı.
Ağlamalı insan sonra, utanmadan, bağıra bağıra, yorulana kadar.
İşte o an acısını ağlarken insan,
Gözyaşları tuzlu değildir, acıdır.

26.2.11

Oneirophobia...

Işığa, dalga sesleri, bağırışlar ve soru işaretleriyle uyanıyorum. Başımda dikilmiş bana bakan gözler “iyi mi?” diye sorular serpiştiriyorlar havaya. Her kafadan bir ses çıkıyor. Kalkıyorum ayağa. Bir lider edasıyla etrafıma herkes tam mı diye bakıyorum. Sevdiklerimi, arkadaşlarımı sayıyorum. Herkes tam. “Tamam, şimdi beni takip edin.” Devasa bir uçak gemisindeyiz. Denizdeki dalgalar gemiye çarptıkça çıkan o ses kulaklarımı çınlatıyor. Deniz suları her yerimi ıslatıyor. Gözlerim deniz suyundan yanıyor. Kendimi toparlıyorum. Arkama dönüyorum, bana soru işaretiyle bakan gözelere. “Kuru bir yer bulalım. Kendimizi korumamız için bir yere saklanmamız lazım. Ama karaya çıkma şansımız olduğunda çok uzakta olmamalıyız. O yüzden güvertede bizi örtebilecek bir yere saklanmamız lazım. Beni takip edin.” İleride bir tank var eğer onun arkasına geçebilirsek, herkesi koruyabilirim.
Derin bir nefes alıyorum. Elimi kaldırıp ilerliyoruz işareti veriyorum. Havada uçuşan kurşunların arasından sıyrılarak tanka ulaşıyorum. Umarım arkamı döndüğümde eksiksiz oluruz umuduyla kafamı çeviriyorum. Herkes tam. Rahatlıyorum. Belime geçirmiş olduğum silahımı alıyorum elime. Şu durumda bile elimdeki “Desert Eagle”a bakıp, güzel silah diyebiliyorum ya komik, neyse.

“Karaya yanaşmışız kurtulma şansımız çok yüksek.” Askerler yanaştığımız karadaki yabancı askerlerle iletişim halinde bir şeyler konuşuyorlar. Görüyorum konuştuklarını ama duyamıyorum. Sonra anlam veremediğim bir sebepten dolayı gemideki askerlerden biri karaya ateş açıyor, aptal… “Kurtulma şansımız o bizim, aptal, aptal…”

İnanılmaz bir sarsıntı ve gürültüyle savruluyoruz. Her yerde patlayan bombalar, silahlar. Herkesi korumam lazım. Artık bir plan yapmalıyım. Ama ilk önce şu ateş hattından çıkmalıyız. “Bence hemen buradan uzaklaşmalı…” Daha cümlemi bitiremeden arkamı döndüğümde o korkunç görüntüyle karşılaşıyorum. G. ve E. bacak ve omuzlarından yaralanmışlar. B. yerde öylece yatıyor. Midem bulanıyor, kusuyorum. Kendimi toparlamam lazım, onları kurtarmam lazım. Hemen yanlarına koşuyorum. G. ve E. iyi olduklarını işaret ediyorlar. “Siz geminin diğer tarafına ilerleyin. Hemen geliyorum bende.” B.’nin yanına koşuyorum. Ne olursun nefes alıyor ol. Ohh, nefes alıyor. B.’yi kargaşadan uzaklaştırıyorum. G. ve E.’nin yanına varıyoruz. Yaralarını sarmaları için T-shirt’ümü çıkarıp yırtıp veriyorum. Bir kısmını da B.’nin yarasına bastırıyorum. Çok fazla kan var. Gözlerim deniz suyundan mı yanıyor artık terden mi bilmiyorum. B. bana bakıyor. Ağlama, ne olur ağlama diyor elini elimin üstüne koyarken.

Kulağımı sağır eden bir silah patlama sesi duyuyorum. Sıcaklık, bütün göğsümde sıcaklık hissediyorum. Sonra acı… Tarif edilemeyecek kadar keskin bir acı. Yığılıyorum B.’nin yanına. Bana yaklaşırken sırıtan bir asker. Yüzünde gülümsemeyle G. ve E.’nin başına gidip ikisini de sanki oyuncak silahla ateş ediyor gibi aralıksız, acımasız bir şekilde öldürüyor. B. ve bana doğru yaklaşıyor.”Yapma, lütfen…” B.’nin kafasına da bir tane sıkıyor. Başıma eğilip, o soğuk, iğrenç silahını dayıyor alnıma. Aklımdan geçen son cümleler:”Kimseyi koruyamadım, ne olur beni affedin…”

Dişlerimi sıkarken açıyorum gözlerimi yine. Ter içinde, hıçkırarak ağlarken uyanıyorum yatağımda. Boş gözlerle bembeyaz tavana bakıp gerçeği algılamam biraz sürüyor. Derin bir nefes alıyorum. Tekrar uykuya dalmak istemiyorum. “Günaydın gece…”

24.2.11

Avuç içi...

Küçük avucuma bakıyorum şimdi.
Çatlak, kararsız, belirsiz çizgiler var üzerinde.
"Akıl, kalp ve hayat çizgisi" olarak adlandırılan buruşukluklar.
Meğer bu değerleri insan avucunun içinde tutarmış hep.
O aramaktan vazgeçmediğimiz, uğrunda kendimizi paraladığımız o üç şey hep ellerimizdeymiş.
Ama farkına vardım ki olay ilerlemek değilmiş yalnız başına...
Küçükken "saklambaç oynayan kaleye mum diksin" derken dopdolu olan avucuma bakıyorum şimdi,
Boş ve soğuk…

22.2.11

Neden kumar oynuyoruz?


Çok ciddi bir uyku düzeni problemim var. Bana göre gayet mantıklı gelen bir saatte girdim yatağa. Saat bir sularında düzgün bir saatte uyuyacak olmanın verdiği o rahatlık hissiyle dalmışım uykuya. Sonra durup dururken saat beşte uyandım. Sanki kusursuz bir uyku çekmişim gibi. Bende açtım karşıma boş bir sayfa, bir şeyler gelsin de yazayım diye beklerken buldum kendimi. Çok fazla düşünüyorum. Aklımdan yüzlerce şey geçiyor ama hangisini dile getirmek istediğimi seçemiyorum. Neyse çok uzatmadan şuan herhangi bir tanesini seçiyorum.

Kumar geldi aklıma mesela… İnsanın hayatını bir kumar oyunu olarak görmesi sizce bir hata mı? Ben hep öyle gördüm. Tabi ki o kadar basite indirgenmiş bir şekilde değil belki ama temelde düşünce hep aynı geldi. Aslında hayat değil de, insan ilişkileri diyeyim, daha mantıklı bir seçim olur. Bir dostluk olsun, sevgili olsun, hep ilişki konusunda aynı düşünür insan. Temelinde sağlam taşlar olan bir ilişki. Küçük bahislerle girersin oyuna, mantıklı ve doğru tercihlerle elindeki chipleri arttırırsın.

Bir insanın kumar oynarken sahip olması gereken tek önemli özellik nerde bırakması gerektiğini bilmesidir. Kazanıyorken masadan kalktığın anda tadından yenmez o keyif. Aklın bir köşesinde devam edeyim de daha çok kazanayım her zaman olacaktır ama o da kaçınılmaz. Neyse şuna gelmeye çalışıyorum(doğru düzgün konudan konuya bile geçemiyorum şuan), ne kadar doğru seçimleri yapsa da insan sinir bozucu bir şekilde kasa her zaman kazanır. Kumarı anlamaya çalışmak için çok uğraşmamak lazım. Her zaman kasanın kazanma oranının senden yüksek olduğunu bilip ona göre olasılık hesapları yapman lazım.

İnsanların yeni bir ilişkiye başlama sebepleri kumarhaneye gitme sebepleriyle aynıdır aslında. Piyangonun vurması için. Ama sonucunda beş parasız, bir barda oturmuş yalnız başına, kendine ağlarken bulur kendini. Büyük soruyu patlatıyorum şimdi. Kasanın her zaman kazanacağını biliyorsak neden kumar oynuyoruz?

Kötümser bir bakış açısı olarak göründüğünü biliyorum ama zamanında kendimi kasaya karşı her şeyi kaybetmiş bir şekilde bulduğum için bu kadar rahat konuşuyorum. Şuan mı? Mantıklı ve doğru adımlarla girdiğim her oyunu kazanma zamanındayım. Elim iyi kasaya karşı kaybetme oranımı artık iyice minimalize ettim. Hayatımdaki her ilişki, masadan kazanan olarak kalktığımdaki tadı veriyor bana. Çünkü artık şunu biliyorum ki; üzerine bahis oynamaya değecek şeyler var…

17.2.11

Biri bunlara dur desin!!!

Çok iyi reklam yapan firmalar var şimdi doğruya doğru. Ama gerçekten reklamcılıkta gidişat hiç iyi görünmüyor. Ekrana “dalga geçiyorlar herhalde” diye ağzım açık baka kaldığım çok fazla reklam var. Yani acaba biz toplum olarak mı gittikçe aptallaşıyoruz da bize bu reklamları uygun görüyorlar anlamadım ki. Ben yeni nesillerin bunları görerek büyümesinden korkuyorum. Onların espri anlayışı ya da zekâ seviyesi bu kadar aşağıda olursa, çok ciddi toplumsal problemlerimiz olacaktır.

Ayrıca bu nasıl bir reklamcılık anlayışıdır ya. Sırf nefret ettiğim için, dalga geçe geçe beynime işliyor müzik. Sabah uyanıp içimden şarkısını mırıldanıyorum falan. Tamam, akılda kalıyor dalga geçtikçe ama bu kesinlikle ürünü alacağım anlamına gelmiyor. Tam tersine markadan soğuyorum.

Şimdi şu reklama bir bakalım. Bu reklamı düşünüp patronuna sunan ve bu fikrin güzel olduğuna inanıp buna para harcayan tek hücreli canlıların hepsini toplayıp bir odaya koyalım, orda böyle fikirler atıp ortaya heyecanlanıp kendi kendilerine gerçekleştirsinler, sevinsinler falan. Hani yaptın hepsini tamam ona da bir şey demiyorum. Bari detone olmayan birine söyletseydin ya…




Bir de buna bakalım. Canım ya… “Acılı şalgamın dramı”. Şu reklamın animasyonunu yapan arkadaşım bak biraz daha çabala, bir iki şey daha öğren sonra adam gibi bir iş yap. Bu nedir açıklar mısınız? Gerçekten hangisi daha kötü; şalgamların kişileştirilmesi mi, korkunç elleri ayakları mı, halay çekmeleri mi, gereksiz diyalog mu yoksa ellerinde tuttukları belge mi? He, bir de o belgeyi tutarken el sallayan şalgam kardeşimiz var…




Bu reklama söyleyecek hiçbir sözüm yok…

15.2.11

Holton Rower





HOLTON ROWER- Sanatı ve bakış açısı inanılmaz hoşuma gitti. İlk resimde gördüğünüz "Pour" adlı sanatını, renklerin muhteşem ve hipnotize edici etkisiyle yansıtmış. Eğer hoşunuza gidecek bir şeyse kendi sitesinden de sanatını inceleyebilirsiniz.
http://holtonrower.com/

Sunay Akın'ın kaleminden...

Heybeliada'daki Deniz Okulu'ndan mezun olan İsmail Türe, kendi gibi Gelibolulu olan bir genç kıza kaptırır gönlünü. İki sevgili parmaklarına nişan yüzüğü taksalar da, birbirlerini çok seyrek görmektedirler. İsmail Türe denizaltıda muhabere subayı olarak görevlidir çünkü. Üsteğmenin aklına harika bir fikir gelir; nişanlısına ışıklı mors alfabesini öğretecek, Çanakkale'den geçiş yapacakları geceyi planlı olduğu için önceden bildirecek ve böylelikle haberleşeceklerdir!..

Boğazı yüzeyden geçmekte olan denizaltının kulesindeki denizciler sigara içmekte, sohbet etmektedirler. Aralarından birinin heyecanlı olduğu her halinden belli olmaktadır. Gelibolu kıyılarına geldiklerinde, karanlık içindeki evlerden birinden bir el fenerinin yanıp söndüğü görülür: “Seni seviyorum”... Arkadaşları gülümseyerek İsmail Türe'ye bakarlarken, genç aşık elindeki fenerle sevgilisine karşılık vermektedir...

Bu olaydan sonra iki sevgilinin aşkı düşmez olur denizaltıcıların dillerinden. Herkes, haberleşmek için kurulan ışık yolunu konuşur. Arkadaşları "Evlen şu kızla da, buralardan her geçişimizde selamlaşmayı bırak artık” diye takılırlar İsmail Türe'ye. Denizaltının üstünün ve altının bir olduğu yağmurlu günlerde bile, Çanakkale Boğazı'ndan geçilirken, elindeki fenerle aşk nöbeti tutan yakışıklı denizci gözünü bir an olsun ayırmaz Gelibolu kıyılarından.

Yine bir gün, yirmi yedi yaşındaki Üsteğmen, Çanakkale'den geçecekleri gün ve saati, denizaltının uğradığı bir limandan telefonla haber verir nişanlısına. Ege Denizi'nden Boğaz'a giriş yapacaklarını ve en öndeki denizaltının kulesinde olacağını bildirir. Genç kızın gözüne her zaman olduğu gibi, o gece de uyku girmez. Büyük bir sabırla pencerenin önünde oturmakta ve gözünü hiç kırpmadan denize bakmaktadır. Fenerine yeni pil almış olsa da, arada bir yanıp yanmadığını kontrol eder yine de. Birden, dev bir karartı belirir suyun üstünde. Güneyden gelen bir denizaltı, penceresinin görüş sahasına girmiştir... Genç kız pencereyi açar ve gecenin karanlığına uzattığı elleriyle feneri yakıp söndürür.
“Seni Seviyorum...”
Kulede bulunan denizaltının komutanı Bahri Kunt işareti görünce gülümser:
“Hay Allah, bu kız denizaltıları şaşırdı. Nişanlısının denizaltısı bizim önümüzdeydi...”
Bir anlık tereddütten sonra Birinci İnönü denizaltısının komutanı Bahri Kunt, yanıt gönderilmezse genç kızın telaşlanacağını düşünerek, karşılık verilmesini emreder. Yanındakilerin “Ne diyelim komutanım?” diye sorması üzerine de şunları söyler: "ebediyete kadar..."
O gece, Üsteğmen İsmail Türe'nin görev yaptığı Dumlupınar, Çanakkale Boğazı'na giriş yapan ilk denizaltı olmuştur. Ama Gelibolu kıyılarına gelmeden, Nara Burnu açıklarında İsveç bandıralı “Naboland” adlı gemi tarafından çiğnenmekten kaçamamış ve yaralı bir balina gibi acı dolu sesler çıkararak, Çanakkale'nin karanlık sularında kaybolmuştur. Her şey bir kaç dakika içinde gerçekleştiğinden, arkadan gelmekte olan Birinci İnönü denizaltısı Dumlupınar'a çarpan geminin yanından habersizce geçerek, Gelibolu'ya ulaşan ilk denizaltı olur.

Genç kız, nişanlısından haber almanın huzuru içinde başını yastığa koyduğunda, genç denizci çoktan dalmıştır "Ebediyete kadar" sürecek olan uykusuna!..

12.2.11

Arkandan bakmak...


Arkanı döndün ya bana,
Kusursuz dudaklarındaki o sahte tebessümü,
Derin gözlerindeki birikmiş gözyaşlarını,
Burnunun ağlamadan önceki kızarıklığını görmeyeyim diye.
Küçük, yavaş adımlarla yürümeye başladın.
Sanki o anı beynime kazımak istercesine.
Sanki acıklı bir aşk filmindeki ayrılık sahnesindeymişsin gibi.
Gölgen üzerimden çekilirken,
Güneş yüzüme vurmaya başladığında, işte o an anladım,
Senle olup ışıksız yaşamayı, aydınlığa tercih ettiğimi.
Rüzgar boynunu sarıp bana ulaştığında,
Yanında kokunu getirmişti ayrılık hediyesi olarak.
Arkanı döndün ya bana,
İşte ben hala bekliyorum bıraktığın yerde.
Bir gün fikrini değiştirirsen beni kolay bul diye...

11.2.11

Ağır Roman...

Nasıl başlayacağımı bile bilemiyorum ki güzel bitireyim. Okuyucuyu tatmin edecek kusursuz bir tarifi de yok bu başlığın. Ne söylersem söyleyeyim, ne mükemmellikte yazsam da asla bu filmi, hissettirdiği duygularla size yansıtamam herhalde. Şarkı ve bazı sahnelerden repliklerle, aynı zamanda izlemeyenlere “Spoiler “ uyarımı yaparak(ki izlememiş biri varsa hiçbir şeyden haberi yok yazık ona!), sunuyorum size “Ağır Roman”ı.



-Savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye, zaman ki sana hasta oldu incelikli haytasın. Nüksederken raksına mahallenin maşallahı eyvallahı, güzellik be oğlum şimdilik ölümüne kadar hayattasın.

-Şu hayattan zevk almadan bir günümün geçtiğini anlarsam o akşam kendimi düşünerek öldürürüm.

-Her hayatın bir ağırlığı vardır koçum, seninki kaça tartıyor?
-Bir çift kanattınız hüznün rüzgarlarında, dağılıp gitti melekleriniz beyazın öte dağlarında..Ağlasın ardınızdan bir ağızdan bütün dehşetiyle kolera, sen harbi hayalet, sağlam gariban,ruhuna el Fatiha.

-Sen kanunsan ben belayım!

9.2.11

Yazmak ya da yazmamak...

uzun süre yazi yazmayinca kendimi kötü hissediyorum ya ben. böyle cok problemim var da dertlerimi yazamiyorum diye degil sadece yazmayi özlüyorum. bak kizdim kendime simdi :/

3.2.11

Sadece dibe vurduğumuzda tamamen özgür oluruz...

Fight Club eminim ki birçok insanın hayatını etkileyen filmlerden biridir. Bu filmde ki onlarca efsane sahneden birini seçtim bu gece. Beni etkiliyor bu sahne çok. Aynı fikirde olursunuz olmazsınız bilemem...



-Şimdi; eski insanlar kıyafetleri nehrin belli bir noktasında yıkadıklarında daha temiz olduğunu bulmuşlar. Neden biliyor musun?
- Hayır.
-Bir zamanlar nehrin tepelerinde insanları kurban etmişler. Vücutlar yanmış. Sular ağaçlara ve nehre sızıp kül suyu oluşturmuş. Bu kül suyu. En gerekli madde. Erimiş vücut yağıyla karıştığında beyaz, sabunsu akıntı nehre karışmış. Elini görebilir miyim lütfen?
-Ne bu?
-Bu, kimyasal yanık. Her şeyden çok daha fazla yakar ve yara izi bırakır.
- Ne yapıyorsun? (Meditasyon kanserde işe yarıyorsa bunda da işe yarayabilirdi.)
-Acıyla kal. Merkeze kaydırma.
-Hayır, hayır! Tanrı'm!
-Eline bak. İlk sabun kahramanların külleriyle yapılmış, aynen ilk maymunun uzaya gönderilmesi gibi. Acı olmadan, fedakârlık olmadan, hiçbir şeyimiz olmazdı.
-"Yanma" ve "et" kelimelerini düşünmemeye çalıştım.
-Kes şunu! Bu senin acın. Bu yanan elin. Tam burada.
-Mağarama gidiyorum. Mağarama gidip güç hayvanımı bulacağım.
-Hayır! Ölü insanlar gibi başa çıkma bununla!Haydi!
-Demek istediğini anladım! Tamam! Lütfen!
-Hayır. Hissettiğin şey erken aydınlanma. Bu hayatındaki en büyük an dostum ve sen başka bir yerde kaçırıyorsun
- Hayır!
-Kapa çeneni! Babalarımız bizim Tanrı modellerimizdi. Eğer babalarımız terk ederse bu sana Tanrı hakkında nasıl bir fikir verir?
-Hayır, hayır!
-Beni dinle. Tanrı'nın seni sevmediği ihtimalini düşünmelisin. Seni hiç istemedi. Her ihtimalde senden nefret ediyor. Bu olabilecek en kötü şey değil. Ona ihtiyacımız yok.
- Yok! Aynı fikirdeyim!
-Günahkârlığın canı cehenneme dostum! Kurtarılmanın canı cehenneme! Biz Tanrı'nın istenmeyen çocuklarıysak bırak öyle olsun!
- Su alaca...
-Dinle! Elini suya sokup daha da kötüleştirebilirsin veya… bana bak. Veya yanmayı durdurmak için
sirke kullanabilirsin.
-Lütfen ver. Lütfen!
-Önce teslim olmalısın. Önce bilmelisin, korkmak değil, bilmelisin ki; bir gün öleceksin.
-Bunun nasıl acıdığını bilemezsin!
-Sadece her şeyimizi kaybettiğimizde her şeyi yapabilecek kadar özgür oluruz.
-Tamam.
-Tebrikler. Dibe vurmaya bir adım daha yaklaştın…

28.1.11

Benim Kokolojim...

Eğlenceli gelmiştir kokoloji bana hep. Bende kendi sorumu yaratayım dedim kendimce. İnşallah doğru yorumlayıp, hoşunuza gidecek bir kıvama sokmuşumdur insan analizlerimi.

SORU: Hayatta her zaman karşı karşıya kaldığınız seçimlerden birine bakıyorsunuz yine. Bir tarafta sonucunun kötü olacağına inandığınız bir seçenek, diğer tarafta ise daha önce seçtiğiniz ve sonucunda kötü şeyler tecrübe ettiğiniz bir seçenek. Aşağıdakilerden hangisini yapardınız?

1 Daha önce seçtiğim yolu seçip, önceden yaptığım şeylerin aynısını yapardım.
2 Daha önce seçtiğim yolu seçip, farklı bir tutumla, yaşayacağım şeyleri kötüden iyiye çevirmeye çalışırdım.
3 Sonucunun kötü olacağına inansam da, daha önce seçmediğim yolu seçerdim.

Seçtiğiniz şıkkın tahmini sebepleri;

1 Daha önce seçtiğim yolu seçip, önceden yaptığım şeylerin aynısını yapardım: Hayattan hiçbir beklentiniz yok. Monoton, sıkıcı ve olağan şekilde geçiyor günleriniz. Bunun acınası bir şey olmasına rağmen siz azimle günlerinizi boş geçirip psikolojinizi bozuyorsunuz. Yakında depresyona gireceksiniz haberiniz olsun. Size bunları söylemem hiçbir şey değiştirmiyor çünkü siz her zamanki boş kafayla okuyorsunuz bu yazıyı. Umarım ki ana fikri anlamışsınızdır. Neyse…

2 Daha önce seçtiğim yolu seçip, farklı bir tutumla, yaşayacağım şeyleri kötüden iyiye çevirmeye çalışırdım: Girişimcilik ve çekingenlik. İkisinden de eşit şekilde bulunmakta sizde. Çok fazla yeniliğe açık değilsiniz ama yine de elinizde değiştirme olanağı olan küçük şeyleri değiştirme çabası içerisindesiniz. Sürprizleri sevmiyorsunuz. Çünkü bu cevabı seçerek, her şeyi daha önceden bildiğiniz yolu seçtiğinizi gösterdiniz. Karşınıza çıkacak şeylere hazırlıklı olmak istiyorsunuz. Bunda bir sakınca yok ama hazırlıksız yakalanırsanız neler yapacağınızı bir düşünmekte fayda var…

3 Sonucunun kötü olacağına inansam da, daha önce seçmediğim yolu seçerdim: Daha önce seçmediğim yolu seçerdim diyerek büyük bir cesaret örneği gösterdiniz. Karşınıza ne çıkarsa çıksın hazırlıklısınız. Sonucunda kötü bir şey olacağından şüphelenseniz de, korkusuz ve emin adımlarla hedefinize doğru ilerliyorsunuz. Yeni şeyleri denemekten rahatsız olmuyorsunuz. Biraz maymun iştahlı olabilirsiniz gibi geldi bana (küçük bir ihtimal olsa da). Hayatınızı monoton bir şekilde yaşamıyorsunuz. Kendinize yeni heyecanlar bulmayı biliyorsunuz.

Sen yukarıdakilerden hangisini seçerdin diye sorsanız, ona cevabım çok basit.
4 Hiçbirini seçmezdim.
Hepsi olanak olarak kalsın diye…

24.1.11

Köre kırmızıyı anlatmak...

-Geçerdim karşısına eline çok sıcak bir şey verirdim. Hissettiği acıyla anlatırdım kırmızıyı ona.
-Sinirlendirirdim onu. Avazı çıktığı kadar bağırmasını sağlardım, öfkenin doruk noktasıyla anlatırdım kırmızıyı.
-Çok utandığı bir anısını tekrar yaşatırdım ona, öyle bir şey yoksa da utandırırdım onu, utanç kırmızısını tadardı.
-Bir annenin ya da babanın iyi geceler öpücüğüyle anlatırdım ona sıcaklık kırmızısını.
-Bitmek bilmeyen bir iştah, arzu olarak anlatırdım tutku kırmızısını.
-Bir kâğıt kesiğinin bıraktığı o ani şok etkisiyle anlatırdım.
-Sevdiği insanın sesini duyduğu andaki o çocuksu heyecanla ve hissettiği aşkla anlatırdım kırmızıyı.
-Bir senfoni dinletirdim ona, kemanın insanın içini yakan sesini dinletirdim, kırmızının coşkusunu anlardı.
-Buz gibi suya girerken yaşadığı o adrenalin patlamasıyla anlatırdım.
-Satenin yumuşaklığıyla anlatırdım.
-Bir boşluğa düşerken ki korkuyla anlatırdım.
-İnsanoğluna her zaman çekici gelen yasaklarla anlatırdım.
-İnsan kanının, yaşam kaynağının rengi ona kırmızının gücünü anlatırdı.


İtiraf ediyorum en zor renktir kırmızı. İnsanın yaşamdaki en belirgin ve iz bırakan tecrübeleridir kırmızı. Ne kadar karmaşık ve farklı bir renktir. Tutku, acı, öfke, aşk, heyecan, güç, belirsizlik, şok, sıcaklık, utanç… Anlatmak zordur tamam, yaşamak daha da zordur kırmızıyı. Ben böyle anlatırdım işte.He, ama tek bir cümle ile anlatmak zorunda olsam bir stetoskop alırdım, takardım kulağına ve ona kalp atışlarının kırmızı olduğunu söylerdim…

20.1.11

Efsanevi Monolog...

Guy Ritchie’nin şaheserlerinden biri olan Rocknrolla’dan bir sahne. Filmi izlerken, durdurup geri alıp tekrar tekrar izlediğim sahne. Muhteşem yazılmış bir monolog. Bu monologu ne kadar doğru yorumluyorum bilmiyorum ama Johnny karakterinin anı yaşamayı seçmesiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Doğru ve güvenli olan şey umurunda değil ve yapmak istediğini, istediği şekilde, istediği zaman yapan bir karakter sunulmuş bize. Bu efsane sahneyi gece gece izleyip düşüncelere dalıyorum yine. Umursamazlığına hasta olduğum bu karakterin, muhteşem konuşmasından sonra arkadaşından bir sigara yakmak için ateş istemesiyle, farkındalığına ve “anın tadını çıkarma”ya olan bağımlılığına hayran kalıyorum...

Düşünce tarzı şu: ya anlık bir zevki seçeceksin ve kendini en sonunda ulaşacağın acıyla cezalandıracaksın ya da o an acıyı kabul edeceksin ve sonrasında mutluluğa, zevke varacaksın. İkisi de doğru seçim. Her iki seçenekte de biri diğerinin sonucu olacak ve biz bu ikisini de yaşamakla yükümlüyüz. Tek yapabileceğimiz şey hangi sırayla yaşamak istediğimizi seçmek…
Video izlemek için tıklayın!!!

Johnny Quid: You see that pack of Virginia killing sticks on the end of the piano?
(piyanonun ucundaki virginia tütünü sigaraları görüyor musun?)
Pete: Yes.
(evet)
Johnny Quid: All you need to know about life is retained in those four walls. You will notice that one of your personalities is seduced by the illusions of grandeur the gold packet of king size with a regal insignia, an attractive implication towards grandeur and wealth, the subtle suggestion that cigarettes are indeed your royal and loyal friends, and that, Pete, is a lie.Your other personality is trying to draw your attention to the flip side of the discussion, written in boring bold black and white, it's a statement that these neat little soldiers of death and in fact trying to kill you and that, Pete, is the truth.
(hayat hakkında bilmen gereken her şey bu dört duvar arasında muhafaza edilmiştir. Kişiliklerinden birinin, büyüklük yanılsaması tarafından ayartıldığını hissedeceksin. Üzerinde kraliyet nişanı olan altın paketli uzun sigara. Cazibe ve servetin çekici bir dolaylı anlatımı. Sigaranın aslında senin asil ve sadık arkadaşların olduğuna dair kurnazca bir öneri. ve bu pete, bir yalan. diğer kişiliğin senin dikkatini tartışmanın diğer yönüne çekmeye çalışıyor. Sıkıcı, kalın, siyah beyaz harflerle yazılmış olan ve ölümün bu mazbut, minik askerlerinin, aslında seni öldürmek istedikleri ifadesi bulunur. Ve bu pete, gerçektir.)

Oh, beauty is a beguiling call to death and i'm addicted to the sweet pitch of its siren. That that starts sweet ends bitter, and that which starts bitter ends sweet. That is why you and i love the drugs.
(güzellik ölümün aldatıcı bir çağrısıdır ve ben de onun o çığlığının tatlı perdesinin bağımlısıyım. Tatlı başlayan şeyler acıyla bitermiş ve acı başlayan şeyler tatlılıkla bitermiş. İşte sen de, ben de uyuşturucuları bu yüzden seviyoruz.)

15.1.11

Dudak ısırtan kombinasyon...



Muhteşem bir filmin muhteşem bir şarkıyla birleşmesinden ortaya çıkan duygu seli ve Leon saplantısı bir tek bende mi var yoksa benim gibi bir çok insan varmı diye merak ediyorum. Bu film çok net ilk beşte benim için. Muhteşem oyunculuk ve konu, en sonunda Sting'in de işe el atmasıyla yeme de yanında yat kıvamına gelmiş bulunmakta bence. Kusursuz filme kusursuz müzik. Emeğe saygı diyerek ve "SPOILER" uyarımı da yaparak bu video yu paylaşmak istedim.

14.1.11

Herşeye bedel...

“Saati umursamaksızın kapısına giderim ve o kapı bana açılacaktır bilirim. Gecenin bir yarısı ararım ve o telefon hep açılacaktır bilirim. Canım yandığında, sıkıldığımda her daim konuşabilirim onunla. Asla yargılamaz beni, sırf başından gideyim diye avutup “boş ver” demez hiç. Gerçekleri söyler ama gerçekler onun ağzından çıktığında hiç canımı yakmaz, bilirim doğruyu söyler, benim iyiliğimi ister hep. Hatalarımı kabul eder. Düzeltmem için yardım eder.

Koca bir ağaçtır benim için o. İstediğimde gidip gövdesine yaslanırım, gölgesinde saklanırım. Kollarıyla sarar beni, korur. Bazen ben onun bir dalını kırarım bazen o çizer tenimi. İnsanlar içinde birbirimizi överiz, yalnızken birbirimize söveriz bazen. Ama dönüp dolaşıp yine birbirimize kalırız. Herkes gider biz hep kalırız. Asla sıkılmayız birbirimizden, küskünlüğümüz 5 dakika sürer. Ben onu avucumun içi gibi bilirim, o da beni. Aynıyızdır çünkü biz. Yargılamayız birbirimizi asla.

Bizim konuşmamız için kelimelere gerek olmaz. Bakışlar her zaman yeter, zaten her zaman aynı şeyi düşünür yaparız. Kimse anlamaz bizi kolay kolay birbirimizden başka. Yaptığımız esprilere saatlerce güleriz, insanlar bize garip bakmaya başlar neye gülüyor bunlar diye. Birbirimizi eğlendirmek için küçük küçük sürprizlerle uğraşıp, küçük oyunlar yapıp güne güzel başlarız bu heyecanlarla. Üzüntümüz de beraberdir. Onun acısında benim gözümden yaş akar. Heyecanında benim midem bulanır, stresinde ben sinirlenirim onla birlikte hep. Kötülüklerin, yalnızlıkların en derinlerinde birbirimize sarılıp “bunu da atlatacağız, birbirimize sahibiz” diyip güçleniriz beraber.”

Eğer bunları söyleyebileceğiniz birine sahipseniz ne mutlu size. Ben sahibim bu can dostuma,kardeşime, kanıma. Her şeye bedeldir bu... Ne mutlu bana,asla yalnız olmayacağımı biliyorum...

10.1.11

Gece gece iyi gider...



şu olaya da yeni girişeyim dedim. aklıma estikçe hoşuma giden paylaştığım anda bana birçok şey ifade eden şarkıları arada paylaşmak. yatakta kapkaranlık odada yatıp bu şarkıyı kulaklıkla son sesle dinlemek huzur veriyor bana. "müzik ruhun gıdasıdır" klişesini an itibariyle tecrübelerimle onaylıyorum. neyse bugün de doyduk. iyi oldu.

iyi geceler herkese...

5.1.11

"Pollyanna"cılık

Seviyorum küçük şeylerle bile mutlu olabilen biri olmayı. En ufak şeylerle bile hemen “Pollyanna” olarak bakabiliyorum hayata. “Bunu yapmak çok mu önemli bir şey?” diye sorabilirsiniz, evet bence çok önemli. Çünkü bir insanın başına her gün “ne kadar güzel, ne kadar mutlu oldum” tepkisini verebileceği bir olay gelmiyor. En azından kendi adıma ve etrafımda gördüğüm birçok insan adına böyle bir sonuca varabiliyorum. Fakat “Neden hep benim başıma geliyor bunlar” diyebileceğimiz yüzlerce sebep bulabiliriz şikayet etmek için.

Ben mızmız olan tarafı seçmiyorum, seçmeyeceğim de. Benim de agresif ve gıcık olduğum günler olmuyor mu? Oluyor tabi ki. Kolay yoldur mutsuz olmayı seçmek. Bana da çekici geliyor kolay yolu seçmek bazen. Ama günün sonunda yatağa yattığında “berbat bir gündü” demek var bir de huzurlu bir şekilde uykuya dalmak var. Şuan aşırı “şeker kız Candy” göründüğümün farkındayım. Öyle değilim aslında, o kadar olmayı da düşünmüyorum. Anlatmaya çalıştığım şey sadece mutlu olmak istiyorsam bir sebep buluyorum. Yediğim bir yemeğin tadını çıkarıyorum, izlediğim bir filmden ya da dinlediğim bir şarkıdan keyif alıyorum. Banyoya girdiğimde yüzüme çarpan sıcacık su beni mutlu ediyor. Bu örneklerim saçma sapan gelebilir çoğu insana. Herkes benim gibi olmalı ya da olacakta demiyorum zaten. Ama bu kadar küçük şeylerden bile zevk alabiliyor insan demeye çalışıyorum.

İyidir mutlu olup etrafı da mutlu edebilmek. Aileni, arkadaşlarını, senin için önemli olan insanları kısacık bile olsa güldürebiliyorsan, güzeldir yaşamak o zaman…